Bırak Huzur Bulsun Yüreğin

Ürkek bir yüreği vardı. Onu bilenler “şen şakrak ama biraz soğuk gibi”, tanıyanlar ise “sıcakkanlı ve duygusal” derlerdi. Ama içinin yangınını hiç biri bilemezdi. İnsanlık için küçük kendi için büyük yıkımlar yaşamıştı. Doyasıya büyütürdü üzüntülerini içinde ve pek yanaşmazdı açmaya duygularını. Asla çekingen değildi ama yaşadıklarından çıkardığı bir şey vardı; “Duygularım, en hassas yanım ve olurda bir gün duygularımla açılırım işte o zaman deli bir akıntı içinde savunmasız ve yaralı kalırım. Duygularım, yüreğimdeki müebbet mahkûmlarım…” Ve saklardı derinliğinde onları, sadece bir buz dağı misaliydi insanlara gösterdiği. Evet, o da mutlu değildi bu durumdan. Biliyordu kendini üzdüğünü ve buydu diyordu çözümü. İstemiyordu insanların onu üzmesini. Ama fark edemiyordu kimse onu kendinden daha fazla üzemezdi ki…

Her geçen gün sertleşiyordu kendine karşı ve ruhunun isyanlarıyla başlamıştı damarlarından akan kan gibi tüm vücudunda hissettiği “kansız iç savaşı”. Önce hafif bir huzursuzluk sonra ağır bir suçluluk kaplıyordu bedenini. “Neden?” diyordu. Bu kadar zor muydu rahat bırakmak kendini? Hâlbuki asıl zor olan prangaya vurmaktı ruhunu. İstediği gibi yaşayabileceği bir tek hayatı vardı ama bir türlü onu özgür bırakamıyordu. Bazen “ben sadece mantıklı davranıyorum” kisvesi altında savunuyordu kendini. Ama kendini üzen bu mantığa o da lanet ediyordu içinden. Gerçekten hep üzer miydi mantıklı davranmak? Yoksa hangi durumda mantığını hangi durumda duygularını dinlemesi gerektiğini mi bilmiyordu? Yanlış zamanda yanlış sese kulak vermesiydi hatası. Peki, ne zaman son bulacaktı kendini anlamsızca üzmesi? Doğru sesler kulağına nasıl fısıldanacaktı?

Hangi kitapta yazıyordu? Hangi televizyon programında öğretiliyordu? Bir an önce çözümü bulup kurtarmak istiyordu kendini bu durumdan. Hâlbuki bir yerlerde aradığı çözüm kendindeydi. Tereddüt etmeksizin göze aldığı “kendini üzme” düşüncesinden kurtulup “bana kalan bir tek benim” diyerek kendine değer vermeli ve ilk olarak “kendini kendinden korumalıydı”. Unutmaması gereken en önemli şeydi; “kimse onu kendinden daha fazla üzemezdi”. Dışarıdan gelen herhangi bir yıkımı kendi öz kaynaklarıyla zor da olsa telafi edebilirdi insan. Ama içeriden gelen bir yıkım, kendi eliyle iterdi insanı “çaresizliğe”. İşte bir tercihti bu. İster karşısına çıkan her türlü üzüntüde, zorlukta “çare” oluşturan ve “çözüme” odaklanan bir insan oluşturacaktı isterse kendini “çaresizliğe” zorlayıp “çözümsüz bir problem” olarak görecekti. Her problemin, özellikle kendi içinde oluşturduklarının, bir çözümü olduğunu, sadece “bakış açısını” değiştirmesi gerektiğini kulak ardı edecek ya da kabul edip kendine bir “iyilik” yapacaktı.

İşte kendine bu iyiliği yaptığı andan sonra bir şeyler değişmeye başlayacaktı. Evet, eski durumundan hemen kurtulamayacaktı. Belki başlarda kendini zorlayacaktı. Ama ne zaman bunu içinde bir dürtü haline getirecekti işte o zaman kulağına doğru sesler fısıldanmaya başlayacaktı. Çünkü bu iç ses sadece kendini seven, kendi ruhuna iyi davranan ve kendini içinde oluşturduğu anlamsız üzüntülere kaptırmayan insanlarla konuşurdu. O fısıltının yardımıyla doğru zamanda mantığının doğru zamanda duygularının yolunu izleyecek ve artık kendini üzmesi için saçma nedenleri olmayacaktı…
Huzur dolu bir yüreği vardı. Onu bilenler hayat neşesine ve kendiyle barışık hallerine bayılıyorlardı. Onu tanıyanlar mı? Onlar bu değişime inanamamışlardı…

Bir cevap yazın