Görsel

hiç ve hiç

Başladık,
Siz ve ben!
İlk bakış,
Sen ve ben!
İlk çay,
Ve biz!
İlk aşk,
Tek sen!
İlk kavga,
Hep sen!
İlk özlem,
Gel sen!
İlk gurur,
İşte o!
İlk öfke,
Sen! Sen! Sen!
İlk ayrılık,
Sen ve ben!
Bitirdik,
Hiç ve hiç!

“Oksijen maskesi kullanmanız gerekirse önce kendi maskenizi alınız. Daha sonra varsa çocuklarınızın maskelerini takınız.” Uçaklarda duyduğumuz uyarılardan biridir bu. Bilen bilir ancak bilmeyenler için bunun nedeni;oksijen eksikliğinin hypoxia denilen bir rahatsızlığa sebep olmasıdır. Beyin bu rahatsızlıktan en çok etkilenen organdır.Bu karışıklık anında kendinize ve çocuğunuza yardımcı olamazsınız. İlk kendi maskenizi takarak hypoxia kurbanı olmaktan kurtulabilir ve çocuğunuza daha fazla yardımcı olabilirsiniz. Kısacası başkalarına nefes aldırtabilmek için nefes alabiliyor olmanız gerekmektedir. Ama aynı zamanda kendinize nefes aldırtabilmek için de kendinizi engellememeniz gerekiyor. Araştırmalara göre kararlarımızı duygularımızla alıyoruz. Mantığımız kararlarımızı verdikten sonra devreye giriyor ve verdiğimiz kararı kendimize ve başkalarına açıklayabilmemizi sağlıyor. Beyinlerinin ağlama-gülme merkezlerini kaybeden insanların karar verme yeteneklerini kaybettiklerini biliyor muydunuz? Şüphesiz olanları unutmak ya da tepkisiz kalmak çözüm değil ancak “kendi değerlerinize” zarar getirtecek kararlar vermekten de kaçınmalısınız. Verdiğiniz kararlarda nefes almanızı engellememelisiniz. Dün olanları unutmamalı ama dünü yarına taşıyarak da yarını öldürmemeli. İş ya da okul yaşamında ilerlerken özel hayatımızda olan duygusal sorunların büyük bir tetikleyici unsur olduğunu düşünüyorum. Eğer düşünce sisteminiz “ilk olarak nefes alabilmeliyim” şeklinde bir kurguyaDevam »

Hayatınızda nelerin şuan olduğu gibi olmamasını isterdiniz? Ya da neleri yapmamış (yapamamış) olmanın sıkıntısını yaşıyorsunuz içinizde? Hayatta istediklerinizi yapmak için elinizden geleni yapıyor musunuz? Yoksa çok düşünmeden, hayal etmeden idareten mi yaşıyorsunuz? Hayal et – hisset – azmet – sonuçlandır “Gençlik dönemlerimde elime mikrofon olarak tarak alırdım ve evde sanki bir konser alanındaymışım gibi düşünerek şarkılar söylerdim. O zamanlarda bunu hayal etmek benim için çok önemliydi.” demişti İzel bir röportajında. Farkında mısınız ne kadar çok hayal ürünüyle yaşıyoruz? Yanımızdan ayırmadığımız cep telefonlarımız, iş hayatımızda en çok gereksinim duyduğumuz dizüstü bilgisayarlarımız, beğendiğimiz filmler, bindiğimiz arabalar? Tüm bunlar bir zamanlar birilerinin hayalleriydi aslında. Bizlerin bu “gerçeklerle” tanışmamız birilerinin hayalleri sayesinde oldu. Öğretmen, mühendis, bekçi, eczane kalfası, şarkıcı, manken? Hangi mesleği yapıyor olursanız olun eğer yaptığınız işe dair hayalleriniz yoksa siz sadece işler yürüsün diye ordasınız demektir ve size hayallerinizi gerçeğe dönüştürecek bir işinizin olması için ikinci bir hayat verilmeyecek. Hayallerinde bir çocuk yuvası işletmeye, çocukların nasıl eğlendirilmesi gerektiğine aynı zamanda küçük yaşlarda iyi eğitim almalarının ne kadar önemli olduğuna yer veren veDevam »

Ürkek bir yüreği vardı. Onu bilenler “şen şakrak ama biraz soğuk gibi”, tanıyanlar ise “sıcakkanlı ve duygusal” derlerdi. Ama içinin yangınını hiç biri bilemezdi. İnsanlık için küçük kendi için büyük yıkımlar yaşamıştı. Doyasıya büyütürdü üzüntülerini içinde ve pek yanaşmazdı açmaya duygularını. Asla çekingen değildi ama yaşadıklarından çıkardığı bir şey vardı; “Duygularım, en hassas yanım ve olurda bir gün duygularımla açılırım işte o zaman deli bir akıntı içinde savunmasız ve yaralı kalırım. Duygularım, yüreğimdeki müebbet mahkûmlarım…” Ve saklardı derinliğinde onları, sadece bir buz dağı misaliydi insanlara gösterdiği. Evet, o da mutlu değildi bu durumdan. Biliyordu kendini üzdüğünü ve buydu diyordu çözümü. İstemiyordu insanların onu üzmesini. Ama fark edemiyordu kimse onu kendinden daha fazla üzemezdi ki… Her geçen gün sertleşiyordu kendine karşı ve ruhunun isyanlarıyla başlamıştı damarlarından akan kan gibi tüm vücudunda hissettiği “kansız iç savaşı”. Önce hafif bir huzursuzluk sonra ağır bir suçluluk kaplıyordu bedenini. “Neden?” diyordu. Bu kadar zor muydu rahat bırakmak kendini? Hâlbuki asıl zor olan prangaya vurmaktı ruhunu. İstediği gibi yaşayabileceği bir tek hayatı vardı ama bir türlüDevam »