Ürkek bir yüreği vardı. Onu bilenler “şen şakrak ama biraz soğuk gibi”, tanıyanlar ise “sıcakkanlı ve duygusal” derlerdi. Ama içinin yangınını hiç biri bilemezdi. İnsanlık için küçük kendi için büyük yıkımlar yaşamıştı. Doyasıya büyütürdü üzüntülerini içinde ve pek yanaşmazdı açmaya duygularını. Asla çekingen değildi ama yaşadıklarından çıkardığı bir şey vardı; “Duygularım, en hassas yanım ve olurda bir gün duygularımla açılırım işte o zaman deli bir akıntı içinde savunmasız ve yaralı kalırım. Duygularım, yüreğimdeki müebbet mahkûmlarım…” Ve saklardı derinliğinde onları, sadece bir buz dağı misaliydi insanlara gösterdiği. Evet, o da mutlu değildi bu durumdan. Biliyordu kendini üzdüğünü ve buydu diyordu çözümü. İstemiyordu insanların onu üzmesini. Ama fark edemiyordu kimse onu kendinden daha fazla üzemezdi ki… Her geçen gün sertleşiyordu kendine karşı ve ruhunun isyanlarıyla başlamıştı damarlarından akan kan gibi tüm vücudunda hissettiği “kansız iç savaşı”. Önce hafif bir huzursuzluk sonra ağır bir suçluluk kaplıyordu bedenini. “Neden?” diyordu. Bu kadar zor muydu rahat bırakmak kendini? Hâlbuki asıl zor olan prangaya vurmaktı ruhunu. İstediği gibi yaşayabileceği bir tek hayatı vardı ama bir türlüDevam »

Mesele, Ütopik bir rüyanın peşinde koşmaya inandırılmış bir olmak değil, Gerçekleşmeyi bekleyeni gerçekleştirebilecek cesareti kendinde bulabilmek.